dalgasız denizde yüzer gibi.
geç uyandım. bunun hakkım olduğunu düşünmüştüm. gözlerimi açtığımda gördüğüm her çekmecesi, her dolabı dolu bir çalışma masası ve dev bir özlemdi. burayı özlemiştim. cırcır böceklerini dinlediğimiz balkon sabahlarını, çalınan bisikletimizi, onlarca topumuzu patlatan dikenli çalıları ve yolları, denize uzanan yolları. bunlar çocukluğumuzun, şimdi eskiye dair pek çok şeyi hatırlamayan, acı bir şekilde pırıl pırıl zihnimizin bile saklamayı beceremediği sigullardı, hepsi hepsi bacaklarımızı kanatmıştık ne de olsa bu sokaklarda.
dört mevsim yeşil kalan, iğne yapraklı ağaçlar. kuruyup kalmış kozalaklar. denize paralel uzanan, arada bir de burnunu araya sokmaktan çekinmeyen dağlar. sıçan adası, dağın bir iddia sonrası derine batıp ilerden çıktığında uzattığı burnu gibi, yağmurda göklere uzattığımız boynumuz gibi, kocaman dalgaların arasında savurduğumuz kulaçlarımız gibi, mağrur, inançlı, özlüyor.
özlüyorduk. her daim bizi çağıran dalgaları en çok, sonra uzaklardaki okulumuzu, hafta içleri bindiğimiz dolmuşları… saçlarının kokusunu… belli belirsiz çillerini… daldığımızda çıkardığımız parlak taşlar gibi ışıldayan gözlerini, gülümsediğinde. bunların hepsi, bulutlar güneşin önüne geçtiğinde bir şekilde kurtulup, dalgalara vuran ışık hüzmeleri gibi süzüldüğünde zihnime, “bu,” dediğimde, “hiç bitmesin” hani, bir dalga daha çıkıyor.
bunları elim titremeden ve hafiflemiş bir kalple yazıyorum. ağaçların denizle buluştuğu bu yerde, güneş belli belirsiz kendini gösterirken ve çocukluğumla eşleşirken ben, kulaklarımda dalgaların uğultusu, gözlerim tuzdan kızarmış, benim gördüğümü görebiliyor olmalıydın.
gök.
deniz için.
p.s. written by karalamakaadi
